Bugun...


Saim Tuc Bıc'ra

facebook-paylas
SABAHATTİN & YAŞITLIK ĞAZYE İLE UZUNYAYLA ANISI…
Tarih: 02-08-2018 13:05:00 Güncelleme: 02-08-2018 13:05:00


SABAHATTİN & YAŞITLIK ĞAZYE İLE UZUNYAYLA ANISI…

 

Bizim büyük dedelerimiz sürgün kuşağıdır, dedelerimiz toparlayıcı olmuş, babalarımız yılgın kuşaktır. Bizlerse (30 lu diyebileceğimiz) yaşıtlar gurubu ideolojik baskıları aşmaya yönelmişiz…

 

Çerkeslerin Uzunyayla’ya yerleşimine, Altıkesek olaylarını baz alırsak (Yerel halkla meydana gelen çatışmaların tırmanmasını engellemek üzere Sivas Valisinin bizzat bölgeye gelişi Temmuz 1861 Yılıdır) demek ki yerleşim bu tarihten önce başlamış ve giderek yoğunlaşmıştır. Dolaysıyla bu tarihten itibaren Birinci cihan Harbi yani 1914 de kadar (53 Yıl) toparlanma dönemi olarak düşünülebilir. 1946 ya kadar (32 Yıl) süren harp yılları, genç insanlarımızın tükenişiyle birlikte fakirleşme dönemidir. Bu dönemin (9 Yılı hayatta kalabilenlerimizin yani çoluk çocuk, dadın ve yaşlılarımızın maruz bırakıldığı yıldırma!) Tekleştirme ideolojisiyle sindirilme safhasıdır. (jandarma dipçiğiyle bir köy halkının tamamının boşaltılabildiği, önüne katıp sürebildiği dönemdir!…)

 

Hiç unutmuyorum üçüncü sınıf talebeleriyiz. Şirvan dağının yamaçlarına kır gezisine götürülmüştük Öğretmenimiz Hamdi Erol (Güdük Hamdi) Pınarbaşı’nda bayrakların yarıya indirildiğini fark edince, “Eyvah, herhalde Almanlar teslim oldu” açıklamasında bulundu. (Yıl 1945) Talebelerin arasında Çerkes kökenli, bizden biraz daha eke durumda olan Enver Yağan, Fahri Jular ile Sabahattin Diner bir bakıma benimle köydeş (KITAN) sayılırdı. Sami Katı en dik duranımızdı. Fahri Uğurtepe ve sonraki iki sınıfı okutan Aşxuat Refik hocamızın kızı Sevgi Aşkın vardı. İlkokul iki taneydi biri şimdiki ortaokul (Taş bina) diğeri Çatal Çeşme bitişiğindeki iki katlı binaydı. Biz 1.Sınıfı yukarıda diğer dört sınıfı Aşağı Mektepte okuduk. O dönemler de alt kimliklerini herkesten özellikle talebelerinden gizleyen iki de Çerkes öğretmen vardı Refik Beyle Emin Eşşiz! Belki onlarda hepimizin baba ve amcaları gibi Halk Parti mütegallibelerinden yılgındılar. Masalsı ve dolaylı olsa da onlardan da halkımızın özellikleriyle ilgili birçok şey öğrendiğimizi sonradan anladık. Mevla rahmet eylesin! İlkokuldan sonra, Kayseri ortaokul maceramız başladı ve arkadaşlar ayrıştık…

 

Bu günkü Pınarbaşı adıyla bilinen ilçe 19. Asrın ilk yarısında Sultan Aziz döneminde Aziziye adıyla kurulmuş. 1863 Yılında Lov Mahmut Efendi Belediye reisliğine getirilmiş. Esas itibaryla Aziziye yi ihya edenler dedelerimiz olmuş, bir çoğunun kasabada yer yurt sahibi olmasına rağmen, köy merkezli bir anlayışa sahip oldukları: Köydeş ligin kardeşlik olduğu, bir arada yaşamanın erdemini, kıymetini ve herkes ne yapacağını bildiği için Şehircilik tali konularıydı. Kasabaya gelip gitmenin dışında tam yerleşik olanların sayısı çok azdı…

 

Pınarbaşı halkının çoğunluğunu 93 Harbi sonrasında (1877-78) yerleştirilen Kars ve Ardahan muhacirleri oluşuyordu. Bunlar geçimlerini küçük zanaat dalları ufak tefek tarım ve bahçecilik gibi ufak mesleklerle temin ediyor ve genellikle Uzunyaylalı-lardan nemalanıyorlardı. Yetmezmiş gibi birde rejime yamanmak suretiyle Çerkesleri aşağılamaya kalkışıyor değişik huzursuzluklara neden oluyorlardı. Kasaba da çekindikleri, çarşı içinde dükkânı olan bir Kaşırğa Gazi amcamız vardı, kazma sapını kaptığı gibi bu haddini bilmezleri önüne katıp kovalardı. Birde her gün şehre inmeyi alışkanlık haline getirmiş olan, yıldıkları Potuklulu Abazalar vardı…

 

Ayrıca Kasabada esnaflık yapan daha mutedil Gürünlü, Darendeliler yaşamaktaydı. Yeri gelmişken Uzunyayla da nüfusun azalması ve benzeştirmeyi dahada hızlandırmak için olmalı: 1936 yılında Rumeli ve Balkanlardan Şarkışla üzerinden Altıkese’ğe ilk getirilmiş olan 28 hanelik kafileden sonra 1939 yılında gelen ikinci büyük kafileden 93 hanesi yine Altıkeseğin diğer yarısı olan (Halitbören Sabahattin’in köyü) Evleri ahırlarıyla birlikte devlet tarafından inşa edilerek, köy sakinlerinin arazileri bedelsiz ellerinden alınmak suretiyle Muhacirlerin diğer çoğunluğu Küçük Gümüşgün, Kılıçmemet, Aşağı Karakarağöz köylerine yerleştirilmiştir.

 

Aslında Uzunyayla her ne kadar insan fakirliğine duçar olmuşsa da üretim bölgesiydi: Toprak ve hayvancılıktan edinimleri vardı ama ulaşım zorluğu nedeniyle pazarlamada zorluklar yaşanıyordu… Orduya at alımı için Pınarbaşı’na gelen Miri dışın kayda değer alıcı gelmemekteydi… En çok gelenler satıcılar yani Çerçiler di. Bunların en ünlüleri sırtların da kocaman bohçalarıyla köy, köy kumaş dolaştırarak hanımlara veresiye satan, sattıklarının karşılığında para dahil ne bulurlarsa onu alan Erkiletli Çerçilerdi.. Sonradan bunların çoğunun hayli zenginlediği kendi ifadelerinden biliniyor. Bu toplayıcılar ve yakın çevre alıcılarının yeterli olmamasından dolayı ihtiyaç fazlası ürünlerin uzaklara taşınması gerekiyordu...

ı

105 Km’lik eski Pınarbaşı Kayseri yolunu bilenlerin hatırlaması gerekir! Şehre yaklaşırken gri tonlu yonu taşları üzerindeki giderek derinleşen ve biteviye uzayıp giden Kağnı arabalarının tekerlek izleri. Dedelerimizin bu topraklara yerleşmesinden itibaren ürünlerini satmak için katlandıkları çilelerin başka bir göstergesiydi…

 

Kayseri de talebeliğimiz döneminde az mı şahit olduk, Kayserililerin cambazlıklarına: Kağnı pazarı dedikleri yerin dışında, Arısta dedikleri pazarda. Öğütülmüş Zerun buğday ununu parmaklarıyla alıp dilleriyle yalayıp nasıl kalite kontrolü yaptıkları halen hafızamızda. Birde çuvalların tartılması sırasında kullanılan salmalı kantarı okumak ayrı bir hünerdi. Ayrıca kulpundan tutulup kullanılan kefeli terazide kilo yok, batman dedikleri bir taş olur, yanın da ”oda orada duracak” dedikleri başka küçük bir taş daha vardır, oda neymiş efendim “dara” ses çıkarmazsınız! Meyancılar hazırda bekleşir, tutuşturdukları elleri kol koparırcasına sallayarak insanları yıldırmakta ustaydılar! Ticarette asıl olan “alırken kazanmakmış”… Satarken de “rıza pazarlığı” imiş, kanmasın-larmış efendi!... İşte taşımacılık motorize oluncaya kadar Uzunyayla Çerkesleri’nin maddi varlıkları böylesine garip bir zihniyetle yıllarca, yakın tarihlere kadar sömürülmüştür. Manevi yanı, insani duyarlılık, misafirperverlikleri ve alicenaplıkları başka bir konu… Bunlardan bir tanesini başka bilen olmadığı ve örnek olsun için anlatmak lığım gerekiyor…

 

Yıl 1960 Ankara da yaşayanlar veya Ulus Şehir Çarşısı eski Akman Pastanesine yolu düşenler, sağ taraf pencereden bakınca halen hediyelik eşya satan “Moda Model” adıyla bir mağaza görebilir. Orası eskiden halıcılık yapmış olan ve adına Adnan İzmirlier dedikleri bir Kayserliye aittir. Bu mağazanın açılış aşamasında iş vesilesiyle oğulları ve kendisiyle tanıştık. Tanışıklık ilerleyince ve Uzunyaylalı olduğum anlaşılınca yaşlı adam beni üst kata alarak sohbete başladık. Topladığı eşyaları gösterirken bir taraftan da aynen şunları anlattı: “Eski bir tarihte Uzunyayla’ya Yağlıpınar köyüne kız bakmaya gittik. Misafir olduğumuz evde gözüme bir lamba ilişti antikaydı, başka da var mı diye sordum evet cevabını alınca talip oldum ve Karaboğaz köyü ile birlikte bu iki köyden bir gecede 38 bin liralık malzeme satın aldım, Allahtan sonra bu günkü servetimi ona borçluyum” dedi... Neler yoktu ki: Bohçalarla el işleri, savatlı gümüş takılar, kadın, erkek kemerleri vs. Elbette benim gördüklerim elinde kalmış olanlardı. Bahsettiği lambalar yoktu, mesela kama, kılıç yoktu; görülmesi sakıncalı başka tüfek, tabanca gibi şeylerde olabilirdi ama gözüm bir şeye takılmıştı: Merhum Berkok Paşanın fotoğrafından bildiğimiz, Çerkeskası da gördüklerimin arasındaydı onu almak istedim ama çocuklarının geleceğiyle ilgili olduğu düşüncesi nedeniyle kabul ettiremedim. Sonraları bazı uğramalarım oldu çok yaşlanmıştı, büyük oğlu kendisinden önce, sonra da kendisi hayata veda etti. İki yıl önce yine uğradım küçük oğlu ve torunu işi sürdürüyorlardı ama o eski hava kalmamıştı. Babalarının bana gösterdiklerini sordum ellerinde hiçbir şey kalmadığını. Berkok paşanın Çerkeskasını da babalarının kendi sağlığında Atatürk Kız Yetiştirme Yurduna bağışladığını söylediler ve her şey öylece kaldı…

 

1939 da başlayıp 6 yıl süren harp sonrasında Sovyetler (Stalin) boğazlardan hak, Kars ve Ardahan illerinden toprak talebinde bulunmaya başladı! Zorda kalan İnönü hükümeti İtilaf devletlerinin öncülük ettiği “Birleşmiş Milletler Teşkilatına katılmak istedi” fakat öncelikli şart çok partili yönetim ve daha çok demokrat olmaktı! İnönü zorunlu olarak çok partili demokratik sisteme geçilmesini kabul etti. İlk kurulan muhalefet partisi Nuri Demirağ başkanlığında (18. 07.1945) Milli Kalkınma Partisi. Sonra DP kuruluşu (7 Ocak 1946)

Ayni yıl baskın seçim kararı alınarak “Açık oy gizli tasnif” yöntemiyle yapılan seçimde DP 50 Mv. Çıkarabildı. 1948 yılında ise DP’nin sert muhalefet yapmadığı gerekçesiyle Fevzi Çakmak Paşa ve Osman Bölükbaşı öncülüğünde Millet Partisi kuruldu. Pınarbaşın da Rasim Bey bu partinin ilçe başkanıydı. 1950 Seçimleri için, aralarında Berkok Paşanın da bulunduğu Kayseri DP Millet vekili adayları Pınarbaşı’na gelince, kasabada Halk partisinden çekinildiği için onları karşılayacak kıratta adam çıkmayınca Rasim Bey memleket adına sahiplenme gereği duydu ve cesaret gösterebilen bazı kasabalı arkadaşıyla beraber (bunlardan biri merhum Bayıcı Abdullah Yararbaş idi) birlikte ev sahipliği yapmaya, işlerini kolaylaştırmaya çalıştılar ve böylece gelip gitmeler, münasebetler fazlalaşınca Rasim Bey tabii olarak Demokrat Partililerin arasına sürüklenmiş oldu. Eli açık iyiliksever, mert yapılı, yaptığını başa kalmayan, yokken de verebilen, cömert bir kişiliğe sahipti. Bu nedenle parti hükümet olunca kısa sürede çok itibar kazandı, dolaysıyla haksızlığa maruz kalmış birçok insana el uzattı yardımcı oldu. (Seçimde jandarmalarla Halitbören de çıkan arbedede tutuklanan köylülerimiz de bu iyiliğe dahildir) Bildiği tanıdığı ve bilgisi dahilinde hiç kimseyi göz ardı etmemiştir. Bazı kimselerin onun nüfuzundan yararlanarak zenginleştiği de bilinir ama ihtilalde maalesef itibarından çok daha fazlasıyla mağdur edilmiştir…

 

Sabahattinlerin hukuk mesleğini seçmelerinde, Öz dayılarının uğratıldığı bu haksız mağduriyetin, psikolojik açıdan herhangi bir etkisi olmuş mudur acaba? Fikrine kapıldığım için Merhum “Yağan Rasim Bey”i bu kısa yanıyla konu edindim! Kendisini halkına, tanıdığı karşılaştığı herkese, özellikle zamanında Uzunyayla-lıların yoğun takdiri ve sevgisini kazanmış olan bu muhterem zatın hatırlanmasıyla ilgili, bu güne kadar herhangi bir yazılı metne rastlamadım. Yeğenleri neden yazmadılar diye düşünülebilir: Çerkes değer yargılarına göre yakın akrabaların, kendi yakınları hakkında methiyede bulunmaları hoş karşılanmaz, aksini yapmayıda istemeyeceklerine göre yazsalar bile o arşivde saklı kalır, şüyu buldurulmazdı! Onun için şimdi kaybettiğimiz yaşdaşım dan bahsederken Dayısı Merhum Yağan Rasim Beyden bahsetmem olmazdı. Hem bu Sabahattin’in hatırına yerine getirilmesi gereken bir görev ve hem de zor şartlarda öne çıkıp camiamızı yüreklendirenlerin ilklerinden olduğu için bir vefa borcu olduğu idrak edilmelidir. Bu kadarcık hatırlatmada bulunmam sanırım yadırganmaya-caktır…

 

Evet sınıf taş olanlar ortaokul safhasında ayrıştığımızı belirtmiştim: Sabahattin Hakim oldu, Enver ve Ju fahriyi trafik kazasında kaybettik. Onlardan sonra Uğurtepe’yide yitirdik. Sami benden sonra Ankaralı oldu şimdi üçayakla yürümeye çalışıyor, bende değnek taşımamak için inat ediyorum, Hocamızı kızı Segi’den eşini kaybettikten sonra maalesef haberdar değiliz… Evet Otuzlular diye belirttiğim yaşıtlar: Mesleğimiz ve iş hayatımızda ne yaptığımız ve yapmadıkları-mız hiç önemli değil. Önemli olan camiamıza ve insanlığa dönük neler yapabildiklerimizdir. Dünyadan işini bitirip ayrılan olmadığına göre hepimiz o yolun yolcusuyuz. Sabahattin’e bu açıdan baktığımızda; yapabildikleriyle hiçte fakir görünmüyor! Takdir edenlerin hepsi sağ olsunlar…

 

Ben Seyfettin’i Ankara’da dernekçiliğe dönük gönüllülüğüyle tanıdım, abisinden hiçte geri kalır tarafı yoktur. Bu nedenle abisinin yerini aratmayacağından ve YESEN soyadına sahip olanların hepsinin moral ve teselli kaynağı olacağından eminim. Soyda büyüksüz kalmak zordur, bunu Sabahattin Süleyman amcayı kaybettiğinde yaşamıştır. Aslında büyüklük zordur! Dolaysıyla Seyfettin kardeşimize kolaylıklar diliyorum. Yesen-lerin küçük büyük tüm aile efradına taziyetlerimizle birlikte bütün geçmişlerine rahmet niyaz ediyoruz. Yüce Mevla hepimizi, tüm insanları arkalarında anacak sız, hayır dua yapacak kimsesiz bırakmasın!...

 

Not: 30 lu yaşıtlara hayli katkıları olan unutulmaması gereken 20 likli şükran duymamız gereken büyüklerimiz vardı, bunlardan Pınarbaşında gençlerini örgütlemiş isimlerden öne çıkan Aşxuat Enver Aşkın ile Kaupşı Fehmi Altındal’ın bilinmesini ve ayrıntı olmasın için belirtmediğim diğer büyüklerimizden özür diliyorum! Bizlerden sonra gelenler daha cesur 40 lılar, ardından gelen 50 likler ve 0nar, 0nar büyüteceğimiz daha cevval, daha atak, toplumsal değerlerimizi daha ileri, geleceğe taşıma çabasında olan gençlerimiz var hepsine kolaylıklar ve başarıla diliyorum !...



Bu yazı 2888 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI