Bostancı escort Ataşehir escort kadiköy escort ümraniye escort anadolu yakası escort Pendik escort Kurtköy escort pendik escort kurtköy escort maltepe escort kartal escort kartal escort kadikoy escort anadolu yakası escort anadolu yakası escort kadiköy escort
Ataşehir escort Kadıkoy escort Bostancı escort Bostancı escort ümraniye escort Kartal escort Kartal escort Kartal escort Maltepe escort Maltepe escort Maltepe escort Pendik escort Ataşehir escort Kadıkoy escort Pendik escort Antalya escort Antalya escort buca escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort
Bugun...


Saim Tuc Bıc'ra

facebook-paylas
Hayat Tekdüze Değil.
Tarih: 06-03-2021 23:52:00 Güncelleme: 06-03-2021 23:52:00


Bazıları soruyor:  

Kalabalıklar içindeki tanımadığımız insanlara nasıl yaklaşırız yâda bakmalıyız diye: Dostça mı, sevgiyle mi veya değişik ön yargılarla mı? Eğer peşin yargılarımız varsa, ruhsal sorunlarımızın olduğu anlamına da gelmez mi? Ruh kalple, maneviyat zihinle ilgili olduğuna göre, his hayatımızın zayıflığı bir kişilik sorunumuz olduğunu göstermiyor mu?

Öyledir ama:

Toplumlar da yargı ve değerler çeşitliliği fazla olduğu için lüzumlu olan güven ortamının oluşmasına izin vermiyor. Öyle olunca da insanlar temkinli olmayı, her konuda kendimizi öne almayı ve kendimizi düşünmeyi tercih eder hale geldiğimiz için genel yaşam ortamın da koyu bir benliğin yaşandığı hissi uyanıyor...

Hayatın tekdüze olmadığı:

Ve sorunsuz yaşanmadığı bilinen bir şey! Daha huzurlu ve biraz daha güvenli yaşamanın: “Müşterek değerler bütünlüğü içinde olmanın gerektiğini gösteriyor.” Bunların ne olduğunu düşünüldüğün de ilk akla gelen, maziden tevarüs ettiğimiz eski yaşam alışkanlıkları, yani “adet, gelenek ve görenek” dediğimiz; herkesin katılmayı görev saydığı, sosyal ve toplumsal kabuller oluyor. Bir başka değişle geçmişin: “Dil, Tarih, Coğrafya” şartlarında oluşan sosyo/kültürel karakter ve kendine has, ortak toplumsal değerler bütünü olduğunu söyleyebiliriz. Bunun bireysel ve toplumsal yanlarının olması elbette tabiidir ve bu yanıyla Eski Çerkesler: “Doğrulmamışla toplumuna katılmamışı benzer saymışlar”/ “Toplumuna uyamayanla gurup oluşturamayanları adamdan saymamışlardır” ve Eski bir Çerkes yaşlısı, kendi zaman diliminde oluşan değer yargılar açısından şöyle diyordu...

Öğüt anlamında:

Herkes kendi işi ve hayatının demircisi olduğuna göre: Bıçak gibi keskinleşme, yaşlılığa ödün verme, köpekle paydaş olma, dişe yenik düşme, yiğitliğe karşı çıkma, düşmanım öldü diye yüreğini serin tutma”/ Bir başkası da diyor ki “Zavallının dili keskindir./ Dili keskin olanın kılıca ihtiyacı yoktur”/ ve “Yılanı dili için öldürürler” anlamına gelen daha pek çok atasözünün olması gibi...  Bütün toplumlar da böylesi önemli öğreti ve daha pek çok özlü sözler olduğu halde hepsinin derlenmesi mümkün ve zorunluluğu olmadığına göre, dilin daha bağdaştırıcılığı bakımından biraz öne alarak bazı ünlülerin görüşlerinden kıssa alıntılar yapmanın sanırım faydaları  olacaktır...

Eski bir bilgeden alıntı:

Hintli bilge öğrencilerine sormuş, “insanlar neden birbirlerine bağırırlar” diye? Öğrencilerden doğru ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İnsanlar öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Onun için kalplerine seslerini duyurabilmek için birbirlerine bağırmak zorunluluğu duyarlar. İşte bu nedenle tartışırken kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin ve aranıza mesafe koyacak sözcüklerden kaçının. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

Mana ehli Ş.Tebrizi şöyle söylüyor (1185-1248):

“Sözü süzün de söyleyin, gönlü bulandırmasın. Sözü dizin de söyleyin, kulağa inci diye takılsın. Sözü yüze söyleyin, gıybet olup utandırmasın!”

Mevlâna da diyor ki (1207-1273):

Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz, Eskici bağırır, antikacı bağırmaz. Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz. Bağıran düşünemez düşünmeyen kavga eder.

Hacı Bektaşi Veli ise:

Doğruluk dostluk kapısıdır.

Her ne ararsan kendinde ara.

Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.

Marifet ehlinin ilk makamı edeptir” diyor.

Edep denince:

Bunun “Adabı” olan “Xabze”yi hatırlamamak mümkün olmaz ve bu sadece Xabze’nin ahlak yönü olduğu, tamamını içermediği bilinmelidir!... Ar ve edep kavramı: (Hayâ, huy, ahlak) yani terbiye ve utanma erdemi olduğuna göre bunun ehli olanlar, daima iyiye dönük, doğruluğundan emin oldukları fikirlerini söylemekten kaçınmayan çağının saygın düşünürleridir. Elbette bu bilgelerin sözlerinden ibret alarak, kendi özelimiz ve şartlarımızla kıyaslayarak, onlardan dersler çıkarmak tabii olark kendi faydamızadır. Bu anlamda...

İbnisina’derki (980-1037):

Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.

 Hayatın genişliği, uzunluğundan daha önemlidir.

Aletlerin en faydalısı kalemdir.

Bir şişe mürekkep bir külçe altından hayırlıdır.

Ben öküzden korkarım, çünkü onun silahı var ama aklı yok.

İmam Gazali (1058-1111):

Okumak üç türlüdür: dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması hayattır. 

Cahillerle tartışmaya girmeyin; ben hiç yenemedim.

Sabır insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı olmaz.

Farabi adıyla ünlü (870-950): Yıl aralığında yaşamış,

İslam’ı akılcılıkla bağdaştırmaya çalışmış ilk Türk Düşünürü ve çok yönlü ünlü bir filozof olarak bilinir. Sözlerinden birkaç alıntı yaparsak: Sevginin kurduğu devleti adalet devam ettirir.

Allah seni yükselttikçe sen gönlünü alçalt.

Yalancı bilge kalp (geçersiz) akçe gibidir.

İyi insan öldüğünde ona ağlamayın, aslında ağlanacak olan onu kaybeden toplumdur, der.

Dünya da düşünceleriyle ünlenmiş farklı kültür, inanç ve etnik yapıda olan hayli bilge insan var: Bunların hayata bakışları ile insanlığa dönük yaklaşımlarını değerlendirme ve mukayese yoluyla hakların da bir fikir yürütebilme konusunda o isimlerden de bazı alıntılar yapmanın faydalı olacağı görülüyor...

(Mucit Nevton derki): İnsanlar köprü kuracakları yerde duvar ördükleri için yalnız kalırlar.

(Johon Woden ise): Karakterinize şöhretinizden daha çok önem verin, karakteriniz ne iseniz odur. Şöhretiniz ise başkalarının sizi ne sandığıyla ilgilidir.

(Benjamin Franklin/1706-1790 Abd): Dişlerin arasında olmasına rağmen bazen kişi kendi diline de hâkim olamaz.

(S. Freud/1856-1939-Yh): Bir insanın sana neler yaptığını unutabilirsin ama sana neler hissettirdiğini unutamazsın. (Friedrich Schiller/1759-1805-Alm): Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.

(Honore De Balzaç/1799-1850-Frs):  İnsanlara kendilerini “nankörlüğe mecbur edecek kadar” büyük hizmetler de bulunmayın.

(Aristoteles/MÖ 384-322 Yun): Umut, uyanmış bir insanın düşüdür. / İradene hâkim fakat vicdanına esir ol. / Kahraman çevresine ölüm yaymaz ama ölüme meydan okur. 

(Lev Nikoloviç Tolstoy/ 1828-1910): Mutlu olmak istiyorsak hayatın cisimde değil ruhta olduğuna inanmalıyız...

(Fyodor Dostoyevski/1821-1881-Mosk)

Bazı insanlar gülüşleriyle kendilerini büsbütün ele verirler, siz de onun bütün iç yüzünü bir anda anlayıverirsiniz. Hatta hiç şüphe yok ki zeki bir gülüş bazen iğrenç olur, iyi görebilmek için her şeyden önce içten olmak gerekir...

Bazı insanların düşmanlığı, dostluklarından daha yararlı oluyor. / Acı ve üzüntü, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman zorunludur./ Acıda hazların en tatlısı saklıdır./ Ancak acı çekerek kendimizi bulabiliriz./ Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir. Diyor  Rusyalı Ünlü Dostoyevski.

Biraz da Tasavuf ile Xabze konuşalım istersek:

Bir fasebook paylaşım kanalın da dillendirilen bu konuyla ilgili Sayın B. Ghuche Çetin’nin önemli saydığım değerlendirmelerinden, camiamızla ilgili ufak bir aktarım da bulunmayı arzu etmekteyim. Mealen:  “Çerkeslerin Xabze’sinde zor deneyimlerin çok değerli olduğu” beyanıyla, “Nerede bir sıkıntı varsa orası Tanrı tezgâhıdır” anlayışına bağlayarak ve bu yönüyle: “Göreceli acı” diye adlandırılan tüm olayların: “Aşırı derecede çatışma ve şiddet yaşamış halkların ağır bir ortak bedene sahip oldukları, ancak onların potansiyel olarak aydınlanmaya daha yakın olduklarına” dikkat çektikten sonra konuyu, kişi ile toplumların varoluşuna, yükseliş bilincine çıkarılmış bir davetiye olduğu yaklaşımıyla, yükselebilmek için aşağı inmenin zaruretinden bahsederek ilk yaradılıştan itibaren sistemin böyle işlediğini değerlendirir.

Syn N. Mefevud’ın: buna karşılık şu açıklaması da dikkate değerdir: “Bu belirlemeler aydınlatıcıdır ve fakat: “Tekâmülün hep, kişiye has bir kavram olduğunu düşünmüşümdür. Doğrusu toplumsal yönüyle hiç bakmamıştım.”  

Syn Berrin Ghuche’nin: Yine aşağıdaki açıklamasıyla birlikte, toplumuna vermek istediği mesaj da önemlidir: “Siz bir kâbus görüyorsunuz ve sıradan bir rüyanın iniş çıkışlarını yaşayan bir insana kıyasla uyanma güdüsünü daha güçlü bir biçimde hissedersiniz... Çerkes toplumunun uğradığı felaketlerin ardından yeni bir devreye uyanması yine sahip olduğu Xabze ruhu ile mümkün olacaktır. Bunun en önemli yollarından biri zihinle birlikte ama onu aşan bir düzeyde değer üretmektir. Bu hem kendi farkında lığını yükseltecek hem de araların da yaşadıkları insanlara fayda sağlayacaktır.”

Burada: “Fazlalaşmayan her şey noksanlaşmaya mahkûmdur.” Özdeyişine dayanarak, Sayın Ghuche’nin “Bunun en önemli yollarından biri zihinle birlikte ama onu aşan bir düzeyde değer üretmektir” sözlerine tekrar dikkat çekerek; yaşı kestirilemeyen basit ve pratik eski toplumsal uygulamalarımızın önemli saydığım bazılarını özetleyerek, geldiğimiz mevcut durumla ilgili bir mukayese imkânı verir mi diye yeniden hatırlatmayı arzu etmekteyim... Basitlik deyince  (Leonardo Vinci’nin) “Basitlik gelişmişliğin son noktasıdır” sözü ile (Albert Eınsteın’in) “Öğrenmemi engelleyen tek şey eğitimimdi” sözü ile birde “İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye erişemez” sözünü kaydetmeden geçemedim. Eski Antik Roma’da bazı akıllı insanlarını okutmazlarmış, ne kadar değiştiklerini yâda geliştiklerini anlayabilmek için; bu bağlamda...

Eski Çerkesler:

Xabze’ye saygı ve nezaketi esas alırlardı. Xase, çok başlılığı kabul etmezdi.  Vunafe ise tartışma değil, danışma ve ikna yoluyla, zaman mefhumuna bağlı kalmadan ittifakla karar alma yöntemleri vardı. Sosyal konularda iki kişinin olduğu yerde birinin diğerini, büyüğün küçüğünü temsil etme usulüne uyulmaktaydı ve binlerce kişi bir araya gelse bu yöntem değişmezdi. Guruplar bir araya geldiğinde öncü konumundakiler daha yetkin olanlarına itibar etmek suretiyle birbirini tamamlar ve otoriteyi sarsmazlardı. Çerkes geleneğinde tabi olmak bir aczi yet değil töresel bir vasıf olarak kabul görürdü. Onun için derlerdi ki: “Xabze’ye uymayı acizlik sananlar yapılacağı da yarı yerde bıraktırırlar”  ayrıca: “Esnemek sâridir” bilinciyle giderek herkesi etkileyebileceği düşüncesi ile insanlarının mahmurluğunu sevmez ve hantallığından pek hazzetmezlerdi.

Sonuç olarak:

Yukarı da görüldüğü gibi bilinen veya bilinmeyen yâda bunlardan mülhem hayal edilebilecek bir yığın önermeler, aktarımın da bulundum. Bizim bir komşumuz var, mütevazı evinin küçük bahçesini her gün, ama her gün durmadan süsleyen... Onun gibi, bizler de: Dünya penceresinden görünen gerginliklere, düşünce ve söylem çirkinliklerine aldırmadan, bizi ilgilendirmeyen konulardan uzak durarak; bize yakışan yanıyla: Bağırmadan, çağırmadan kalplerimizi birbirine daha bir yakınlaştırarak kendi değerlerimizle, gönül bahçemizi kendi özellerimizle düzenlemeye çalışmak daha doğru olmaz mı?...

Sağlık ve esenlikler dileğiyle.

 

Saim Tuç Bıc'ra



Bu yazı 414 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI