Bugun...


Rahmi Tuna

facebook-paylas
21 MAYIS SÜRGÜN
Tarih: 21-04-2019 08:25:00 Güncelleme: 21-04-2019 08:25:00


21 MAYIS 2010, SÜRGÜN NEDENİYLE ABHAZ DERNEĞİNDE YAPILAN  KONUŞMANIN METNİ

 

 

             Mayıs ayı KAFKASYA kökenli insanlar için nerede yaşarlarsa yaşasınlar yaşamsal önem taşıyan tarihi bir zaman dilimidir. Zira Mayıs ayı bizim için çok önemli olayların olduğu bir aydır. Bu ay Kafkas insanının sürgüne gönderildiği bir aydır. Daha doğrusu süre gelen sürgün ve göçlerin tamamlandığı ve savaşın bittiğinin açıkça deklare edildiği bir aydır.

 

                Diğer taraftan yine Mayıs ayı başka bir var olma umudunun yeşerdiği bir aydır. Bilindiği üzere 11 Mayıs 1918 tarihinde Kafkasya da bir CUMHURİYET kurulmuştur. İşte, Mayıs ayı bu iki tarihi ve kader tayin edici olayın yaşandığı ay olduğu için biz KAFKAS kökenlilere çok şey ifade ediyor.

 

                 Gerek Kafkasya’da gerek diasporada çeşitli etkinliklerle anılan bu olaylardan SÜRGÜN ile ilgili düşüncelerimi bu yazıyla çok kısa olarak dile getirmek istedim. Yazının ana konusuna geçmeden önce çok önemli bulduğum birkaç metodik noktaya değinmek gereği duyuyorum .

 

  1. Çarlık Rusyası ile Kafkas Halkları arasında cereyan eden ve KAFKAS- RUS SAVAŞLARI diye terminolojiye giren bu savaşlar hakkında çok farklı değerlendirmelere neden olacak olan olay, bilgi ve kaynak mevcuttur. Bu durum bakış açılarına paralel olarak ciddi anlamda değerlendirme farklılığını doğurmaktadır.
  2. Konunun algılanışı, anlayan kişinin biraz da düşünce yapısında oluşan ve bir anlamda dogma halini alan bilgi birikimiyle doğru orantılı olarak gelişmektedir.
  3. İnsanlarımızın, özellikle olaylara etki eden faktörleri değerlendirmelerinde kişisel tercih ve eğilimlerini, tam gerçek buymuş gibi dile getirmeleri bizleri yanıltan başka bir etken olmaktadır.
  4. Bütün bunların yanında gerçek tarihi olaylarımızla günümüz ve geleceğimle ilgili sorunların tespitinde ve çözümünde ortak bir uzlaşmaya varabilmiş değiliz. Oysaki varlığımızı nerede olursak olalım sürdürebilmemiz için belirli bir asgari müştereklerde ve doğrularda birleşmek zorundayız. Bunu çok iyi bilmemiz ve kavramamız gerekir diye düşünmekteyim. Ben de bu düşünce ve anlayışla bu ayda yapılmakta olan etkinliklere samimi düşüncelerimi ifade ederek katılmak istiyorum.

 

Bir yazarın Kafkasyalılar’ın, Kafkasya‘ya bir yerden geldiklerini kanıtlayan bir esere rastlamadım’ dediği gibi Kuzey Kafkasyalılar Kafkasya bölgesinin tarihsel olarak sahibi ve otoktonudurlar. Asırlar boyu bu toraklarda kendi kurdukları düzenle ‘XABZE DÜZENİ’, ürettikleri kültürlerle bağımsız olarak yaşamışlardır. Tarihi süreç içerisinde Kafkasyalıların vatan edindikleri, vatan olarak yaşadıkları bölge ve topraklar Karadeniz’den   başlayarak  Hazar Denizi’ne kadar uzanan sahayı teşkil etmiştir.

Kafkasya Jeopolitik ve Jeo-stratejik özellikleri nedeniyle zaman zaman işgallere uğramış olsa bile coğrafi özelliklerinin de verdiği olanaklarla Kafkasyalılar kendi topraklarını ve kendi özgürlüklerini korumayı asırlarca sürdürebilmişlerdir,

Bu noktayı biraz açacak olursak:

 

        A- Kafkasya tarih boyunca tıpkı met-cezir olayı gibi dışarıdan insan alan dışarıya  insan veren bir bölge olmuştur. Bu anlamda Kafkasya bölgesine ‘Kavimlerin Göç Yolu’ da denmiştir. İşgallerin bir nedeni de bu olmuştur.

 

        B- Bu özelliği nedeniyle doğudan batıya yapılan akınların birçoğu Kafkasya’yı yakından ve ciddi olarak etkilemiştir.

 

        C- Kafkasya’da meydana gelmiş olan askeri ve siyasi olaylarda daima Kafkasyalıların dışında dönemin büyük devletlerinin rekabeti söz konusu olmuştur. Buna bağlı olarak denilebilir ki  bu bölgede cereyan eden olayları Kafkasyalılar kendi iradeleriyle yaratmamışlardır. Şu veya bu şekilde olayların içine sürüklenmişlerdir. Dolayısıyla bu olayların sonuçları bu insanların istekleri doğrultusunda olmamıştır. Kafkasyalıların kaderini bir anlamda başkaları çizmiştir. İşte bu özellikler nedeniyle KAFKAS insanı kendi toprağını ve özgürlüğünü korumakta zorlanmış, gücü yetmeyince de toprağından ya  kovulmuş yada göçüp gitmiştir.

 

                Bu olguyu daha iyi anlayabilmek için KAFKAS-RUS savaşlarının sebeplerine biraz daha yakından bakalım.

                Osmanlıların Kırım’ı fethetmeleriyle başlayan (1475) Osmanlı-Çarlık Rusya rekabeti daha sonra bu rekabete İran Devleti’nin  19. yüzyıl başlarından itibaren de özellikle İngilizlerin karışmasıyla Kafkasya toprakları  ve Kafkas insanı tam anlamıyla bir savaşın içine sürüklenmiştir.

                 Tarihte Kafkas-Rus Savaşları olarak bilinen bu savaş belirli aralıklarla  1567 den 1878 e kadar sürmüştür. Daha sonraları  bu savaş nedeniyle insan sürgünü ve göçü belirli zamanlar ve şekillerde devam etmiştir. Neticede halen devam etmektedir.

                  Özellikle 1806 dan itibaren Kafkasya’nın güneyden de Çarlık Rusya tarafından kuşatılması Gürcistan’ın  1800’lü yıllardan başlayarak Rusya’nın himayesine girmesi sonucu Tiflis’in Askeri üs ve yönetim merkezi oluşuyla hareketlenen savaş Kabardey bölgesine yapılan saldırılarla yoğunlaşmış Kafkasyalıların felaket ve SÜRGÜNÜ ile sonuçlanmıştır.

 

                  Burada bir noktayı önemle belirtmek istiyorum Zaman zaman konuyla ilgisi ve bilgisi olsun olmasın bazı insanlarımız Kabardeyler savaşmadı teslim oldu v.s gibi dile getirmekte olduğu düşünceler hem tamamen yanlış hem de olumsuz olduğu açıkça ortada olan fikirlerdir. Çarlık Rusya’nın  Kafkasya’yı ele geçirme politikası askeri siyaset olarak önce Kabardey ve doğu Kafkasya’da başlamıştır. Nitekim Kabardey’deki savaş ve direniş 1822 tarihinde bölgenin tamamen yıkılması yok edilmesi ile sona ermiştir. Bu tarihte Kabardey’den batıya göç eden insanlar ve olaylar ‘HAJRET’ diye anılmaktadır.

 

 

ÇARLIK RUSYASI İÇİN SAVAŞIN SEBEBLERİ

 

1- Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında yukarıda da ifade ettiğim gibi ciddi manada bir rekabet vardır. Yapılan savaşlarda Osmanlı sürekli kaybetmekte nüfuz bölgesi bakımından gerilmektedir.

 

2- 1800 lü yıllarda İngiliz hükümeti Romanya, Bulgaristan, Kafkasya ve Afganistan çizgisinde geçen güvenlik hattıyla İpek Yolunu ve Hintistan’a giden su yolunu politik hedef haline getirmiştir. Oysa, buna karşılık Çarlık Rusya’sı Azak denizinden başlayan ve boğazlardan geçen su yolunu ele geçirmek istemektedir. Nitekim  Çar 1. Aleksandır’a sunulmuş olan rapordaki şu paragraf bu politik hedef ve isteği çok açık şekilde dile getirmektedir.

‘…..İngiltere uzun süre okyanuslarda kesin bir üstünlük kurdu. Bizim de karalarda elde ettiğimiz eşdeğer üstünlüğe layık boyutlarda bir deniz gücüne sahip olmamız lazımdır. İstanbul ve Çanakkale boğazlarını ve tüm Karadeniz kıyılarını ele geçirmemiz bir zorunluluktur bu deniz tümüyle donanma filomuzun bir manevra alanı olmalıdır.’

 

 

3- Batıya ve Karadeniz’e hakimiyette Kafkasya ve Kafkas halkları bir engel teşkil etmektedir zira bu halklar Müslüman Osmanlıyla yakın işbirliği içerisinde olup sürekli olarak çıkacak savaşlarda Rusya’nın arkasına bir düşman olarak geçecektir. Bu durum ise sahilin istikrar ve güvenliğini her zaman tehdit altında bırakacaktır. Ne var ki Rusya’nın  bu bölgede güvenlik ve istikrara ihtiyacı vardır.

 

 

4- Çarlık Rusya’sı için bu hedef sağlanmadıkça rakip olan büyük devletlerle olan rekabet ve savaş da zayıf kalacaktır. Özellikle 1853-56 Kırım savaşından sonra bu endişe doruk noktasına varmıştır. Çarlık Rusya hükümetinin Kafkasya’nın temizlenmesi noktasında birçok askeri planın gelmesine neden olmuştur.

 

 

5- Osmanlı ile girilen bu politik ve askeri hakimiyet rekabetinde din olgusu da çok ciddi olarak gündeme gelmiştir.

 

                Bu genel politikaların uygulanması için neler yapılmalıdır sorusu Çarlık Rusya’sı ile Kafkas Halklarını karşı karşıya getirmiştir. Rusya’ya net olarak bakıldığında şu tedbirlere baş vurmuştur.

 

A- Kafkasyalıların köylerini ve mülklerini ellerinden alarak yerlerine mümkün olduğu kadar Kazak yerleştirmek ve askeri yapıyı da içerisinde taşıyan ‘STANİTSE’denilen köyleri kurmak.

 

 

B- Askeri strateji olarak öncelikle Tiflis Askeri Yolu nu açarak Kafkasya‘nın doğu ve güneyini kontrol altına almak.

 

 

C-Batı Kafkasya’da direnişi kırmak için Çerkesleri belirli düzlüklere indirmek, ormanlık ve dağlık arazilerden uzaklaştırmak. Bunun için çok ilginç planlar yapmış fakat uygulaması mümkün  görülmemiştir.

 

D- Çerkeslerin Osmanlı ülkesine göçlerini sağlamak. Bunun için de idari, askeri, dini her türlü haksız ve hukuksuz yollara başvurmak, olumsuz propagandaları yaymak ve geliştirmek. Bu tedbirler o kadar ileriye götürüldü ki alınan bu tedbirler olayın sürgün olmasının asıl sebebini oluşturdu. Köy ve ürünlerini yakma, hayvanlarını gasp etme, toplu imha, her türlü zulüm ve işkence acımasızca uygulanmıştır. Bir general şöyle demektedir “Bunları eğitimle v.s. ile yola getirmenin imkanı yoktur. Bunlar tıpkı Kızılderililer gibidir. Ancak toptan imha edilmeleri ile istikrar sağlanabilir”

 

 

E- Göç edenlere azami derecede psikolojik destek sağlanmıştır. Örneğin, göç etmek isteyen bir feodal bey veya asile  sadece kendi avulundaki maiyetini değil nüfuz bölgesindeki tüm insanları ve aileleri de birlikte götürebileceği yönünde telkinlerde bulunarak göç edenlerin çoğalmasını sağlamışlardır. Göç akla gelebilecek her türlü vasıta kullanılarak teşvik edilmiştir.

 

 

F- Ayrıca Çerkes feodallerinin birleşme konusunda zaafları çok iyi şekilde değerlendirilmiştir.

 

 

G- Bu konuda çok önemli olan faktör de sürgün ve göç konusunda, özellikle Osmanlı ve İngiliz devletleri ile uzlaşma sağlanarak adeta alt yapısı sağlamlaştırılmıştır.

 

 

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN TAVRI

        

             Osmanlını tavrını belirleyen faktörleri kısaca şöyle özetleyebiliriz..

 

1- Kafkasya ve Orta Asya üzerinde Çarlık Rusyası ile bir rekabete girdiği kesindir. Prof. Halil İNALCIK ‘a göre bu rekabeti de Osmanlı başlatmıştır.

 

2- Bazı yazarlar Osmanlıların Kafkas ellerini fethettiğini yazıyorlarsa da bu bölgeyi hukuki ve idari olarak ele geçiremediği tarihi bir gerçektir.

 

3- Osmanlı’nın Çarlık idaresi ile yaptığı savaş ve giriştiği rekabette sürekli kaybeden taraf olduğu da bir gerçektir. O kadarki Osmanlı İmparatorluğuna ’HASTA ADAM’ tabirini ilk yakıştıranda Çar I. Aleksandr  olmuştur.

 

4- Osmanlı’nın Kafkas haklarını şu veya bu şekilde kullandığı da bir hakikattir. Buna rağmen gerektiği ve istendiği zaman gereken yardımı yapmamış ve yaptırmamıştır. Bunun en güzel örneği de 1856 Paris Konferansı sırasında başka devletlerin talep etmesine rağmen Kafkasyalılar lehine bir kararın çıkması için bir tavır koymamış olmasıdır.

 

5- Çarlık Rusya’sı ile olan askeri ve politik ilişkilerinde batılı güçlerle özellikle İngiltere ve Fransa ile iş birliği yapmış, onların politikaları doğrultusunda hareket etmiştir. Bu durum Kafkasyalıların gerek sürgün edilmesinde gerek iskânlarında bir çok rol oynamasına neden olmuştur.

 

6- Din ve halifelik Kafkasyalıların sosyal yapısı ve Osmanlılarla olan sosyal ilişkileri, gerekli güvenliğin sağlanması için duyulan asker ve kolluk güçleri ihtiyacı Osmanlının Çerkeslerin sürülmesine göz yummasına tesir eden önemli bir faktördür.

 

 

 

 

 

                                                  İNGİLİZLERİN TAVRI

 

              Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi 19. yüzyılın başlarından itibaren İngiltere ile Çarlık Rusyası arasında büyük bir oyun oynanmaya başlanmıştır.

               İngiltere sanayisini tamamlamış sanayi için gerekli olan hammaddeyi de sömürgeleştirdiği bölgelerden sağlamaktadır. Dolayısı ile sömürge bölgelerine giden yolların güvenliğini sağlamak durumundadır buna karşılık Çarlık idaresi de İngiltere’ye rakip olarak batıya yayılmayı ve sıcak denizlere inmeyi politik ve askeri hedef olarak belirlemiştir. Bu oyuna zamanla Fransa da katılmıştır. İşte bu oyunun sahnelendiği sahaların başında KARADENİZ-KIRIM-KAFKASYA gelmektedir. Dolayısıyla Kafkas Halkları yine iradeleri dışında bir oyunun aktörleri olmaktadır, bu oyunu bu bölgede kazanmak için İngiltere her türlü eylemi meşru saymıştır. Bu eylemlere örnek olarak birçok olay gösterilebilir. Ancak:

 

 

1- Bölgeye sürekli olarak gönderdiği ajanlarla Kafkasya halklarını uzlaşmaz bir durumda Rusya ile savaş etmeye teşvik ve tahrik etmiştir. Görüntüde onların bağımsızlık mücadelesine omuz verdiğini sık sık dile getirmiş olmasına karşın mücadele içinde olan halklara hiçbir şekilde muhtaç oldukları yardımı siyasi ve askeri  olarak yapmamıştır.

 

2- Osmanlıyı devamlı olarak kendi politikası çerçevesinde hareket etmeye zorlamış yada ikna etmiştir.

 

3- Kafkasya’daki dini anlayış ve hareketlerini sürekli olarak kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştır

 

4- Bir taraftan bunları yaparken diğer taraftan da Çarlık idaresi ile sürdürdüğü gizli uzlaşmalarla hem Osmanlıların parçalanmasına yardım etmiş hem de Osmanlıların Kafkas Halklarını ülkesine kabul etmesini politik olarak empoze etmiştir. Nitekim daha önce belirlediği güvenlik hattını güneye, Akdeniz’e çekmek suretiyle Rusların balkanları ve Karadeniz’i nüfus altına almasına yardımcı olmuştur. 1856 Paris konferansında İngiliz delegasyonunun : ‘Kafkasya’yı Rusya’ya terk ettik şimdi Kafkasları kurtarmak kalmıştır’ sözü bütün bu politikaların özünü açıklamaya yetmektedir. Ancak İngilizlerin aldatma politikasına bununla da yetinmeyecek 1878 Berlin anlaşması ile Çerkezlerin Balkanlardan sürülmesi ile ilgili Rusya tezine destek verecektir.

 

            19. yy da İngiltere ile çarlık Rusyası arasında oynanan bu oyun aslında bitmemiştir ve bitmeyecektir de. Ne var ki bugün oynanan ikinci büyük oyunda İngiltere’nin asli yerini ABD almıştır.

            Konumuz bakımından değinilmesi gereken bir gerçekte, İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğunun özellikle İngiltere’nin geleceği ve Çerkezlerin geleceğinin açıkça ve önceden bilebildikleri ve ön gördükleri halde bu haklara hiçbir şekilde uzlaşma kültürünü tavsiye etmedikleri, vatanda nasıl kalınacağını empoze etmedikleri hususudur. Güçleri olsun olmasın hep direniş dediler. Bu beklide sürgünü hazırlayan en büyük faktör olmuştur.

 

            Kafkas halklarının mücadelesi ve sürgünleri, zorunlu göçleri ile ilgili dış faktörleri çoğaltmak mümkündür. Yukarıda çok kısa olmak üzere üç devletin konumuna temas ettim. Kafkasya’nın içyapısının özellikleri de bu sürgünün oluşmasında çok önemli rol oynamıştır, kısaca onlara da değinmek istiyorum.

 

            Kafkasya’nın Kafkas halklarının iç yapısını tam anlamıyla anlatabilmek için başlı başına bir tarih yazmanın gerektiğine samimi olarak inanmaktayım. Bu neden ile ben bazı özellikleri sıralayarak konuyu özetlemek istiyorum.

 

İÇ NEDENLER

 

  1. Politik birliğin olmayışı daha 1500 lü yıllardan itibaren Kafkasya’ da dış güçlere karşı takip edilecek politikada ortak bir tespitin ve ortak bir doğrunun oluşturulmadığını yakından görmekteyiz.
  2. Kendi feodalizm koşullarına göre daha o dönemlerde destek açısını Rus Çarlık idaresi Osmanlı idaresi ve Kırım  Hanlığı bakımından feodal ve asillerin anlayışı olarak bölündüklerini, şartlarının gelişmesine göre taraf değiştirdiklerini ve birbirleri ile rekabet, mücadele içinde olduklarını tespit edebiliyoruz.
  3. Bu iki faktörün neticesi olarak,  ortak bir yönetim ve ortak bir askeri gücün oluşturulamadığı da tarihi bir gerçektir.
  4. Kafkasya’nın doğusu ile batısı arasında hemen hemen hiçbir konuda bir iletişim ve iş birliği sağlanmamıştır.
  5. Özellikle 1860 lı yıllarda yapılmış olan toprak reformu, köleliğin kaldırılması ve feodallerin kölelerini serbest bırakmaya, topraklarının onlarla paylaşmaya zorlanması göçün çok önemli bir faktörü olmuştur. Nitekim yukarıda ifade ettiğim gibi Çarlık idaresi bu düzenlemelerden doğan rahatsızlığı göçün telkini bakımından çok etkili olarak kullanmıştır. Özellikle Kabardey ve civarı Çerkesler için.
  6. Dinin Kafkas toplumlarınca veya yönetici durumunda olan liderlerince anlaşıldığı tarz da ele alındığı zaman iki özelliğini görüyoruz.

 

Birincisi: Dinin özünde savaşçı olan Kafkas insanının direnme ve mücadele gücüne pozitif etki etmesi. Bu savaşların kaderine çok büyük etki etmiştir.

İkincisi : Dinin Kafkas insanına çeşitli uygulamaların tesiri ile (propaganda, hilafet, şahadet, Kâbe, Müslüman toprağında ölme, Hıristiyan ölmemek v.s) vatanda kalmayı değil göç etmeyi empoze etmesidir.

 

Prof. Kemal Karpat hocanın deyimi ile bu özellik Kafkas halklarının Osmanlıya göç etmesinde çok büyük bir rol oynamıştır. Bu anlamda dinin Kafkas halklarında uzlaşma kültürünün gelişmesini sağlayamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

  1. Savaşlarda görev alan liderlerin VATAN, ÖZGÜRLÜK, DİN, GÖÇ gelişen dünya politikaları ve dünya olayları hakkındaki yetersizlikleri bu politikalarında da etkili olmuştur.
  2. Dış politikayı hiçbir analiz ve değerlendirmeye tabii tutmayarak çokça güvenmeleri de olumsuz bir etki yaratmıştır.
  3. Kırım hanlarının ve Mirzalarının daha önce göçmüş olmaları, sarayla kurulan akrabalıklar, daha iyi ve rahat bir yaşam için verilen yanlış bilgiler de etkili olmuştur.

 

 

SONUÇ

 

         Yukarıdan beri sıralamaya ve açıklamaya çalıştığımız sebepleri çok kısa olarak özetlemek gerekirse.

         ‘Kafkas halklarını sadece öldürerek esaret altına almak mümkündür’ Yermelov Kafkas orduları komutanı

 

          Çarlık Rusya’nın düşüncesi : ‘İngiltere Karadeniz ile Hazar denizi arasında oturan Çerkesleri ve diğer halkları Rusya’yı korkutmak için bir araç olarak kullanıyordu.’ Mikail S. Çaykovski .

 

          İngiltere’nin Kafkas halklarına yaklaşımı

 

           1774 Kaynarca anlaşmasından itibaren, Çarlık Rusyası ile yapmış olduğu her anlaşma da, özellikle 1829 Edirne anlaşması, 1856 Paris anlaşması gibi adım adım ve peyderpey Kafkasya’yı Çarlık Rusya’ya bırakan ya da bırakılmasına göz yuman pasif Osmanlı politikası bu sürgünü ve göçü hazırlamış,  uygulanmasını sağlamıştır.

           Bunlara Kafkas halklarının yukarıda saydığımız zaaflarını da ekleyebiliriz. Fakat esas olan yukarıda özetlediğimiz üç zihniyet ve üç tavır; ÇARLIK RUSYA’SI, OSMANLI İMPARATORLUĞU ve İNGİLTERE, SÜRGÜN ve GÖÇ sonucunu yaratmışlar ve uygulamışlardır.

                   Bütün bu olumsuzluklar içerisinde Kafkasya ve Kafkas halkları savaşı kaybetmişlerdir. Kelimenin tam anlamı ile topraklarından bir soykırım politikası ile sürgün edilmişlerdir. Büyük bir bölümünü de psikolojik, sosyolojik, ekonomik, idari, askeri baskılar ile göçten başka bir seçenek bırakmayarak, GÖÇ GÖRÜNTÜSÜ verilerek aslında ta kendisi kitlesel göçe zorlanmış ve uygulanmıştır.

                    Bir çok kaynağın belirlediği gibi bu savaşları da ve savaşların sonucunda 2.5 milyona yakın insan vatanından sürülmüştür. Sürgüne gönderilen bu insanların maceraları sürgün yollarında, limanlarında, gittikleri ve yerleştikleri yerlerde devam etmiştir. Hastalıklar, toplu ölümler, açlıklar, iskan politikaları doğal ve zorunlu asimilasyon hareketleri, bu insanların peşini bırakmamıştır. Hiçbir zaman da bırakmayacaktır. Bu olumsuz olgular, daha göçün ilk anlarında fark edilerek dönüş çabaları başlatılmış ise de terk edilen toprak bir daha ele geçmemiştir. Dönüş yolu da politik olgularla,  Çarlık Rusya’nın baskıları, Osmanlı imparatorluğunun uygulamaları ile kapatılmıştır ki hududa yakın iskânlara bile izin verilmemiştir.

                 İşte, tüm bu acı dolu geçmişi unutmamak ve onu yaşatmak amacıyla 1991 yılında Nalçik’te toplanan uluslar arası Çerkes Kongresi aldığı bir kararla 21 mayıs  1864 gününü bir anma günü olarak değerlendirilmesini Cumhuriyetlere teklif etmiştir bunun üzerine Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adige Cumhuriyetlerinin Parlementoları 21 mayıs gününü ADİGE-HALKLARINI ANMA GÜNÜ, KAFKAS SAVAŞ KURBANLARINI ANMA GÜNÜ, ULUSAL YAS GÜNÜ olarak kararlaştırılmıştır.

                   21 Mayıs günü o tarihten itibaren çeşitli etkinliklerle gerek Kafkasya’da gerek diasporada anılmaya devam etmiştir ve etmektedir. Savaş ile barışı, acıyı ve sevinci bir arada yaşamayı öğrenen Kafkas halkı, bu günü sadece bir matem günü olarak değil, bir  birlik ve beraberlik  günü olarak anmakta ve uygulamaktadır.

 

                        ULUSLAR ARASI HUKUKA GÖRE SOYKIRIM

            Soykırım insanlık kadar eski olan bir olaydır. Kelime anlamı ırk öldürme, ırkı yok etme anlamına gelir.

Tarihin eski dönemlerinden beri soykırım olayı hemen tüm savaşlarda şu veya bu şekilde uygulanmıştır. Hatta yunan filozofu Platon eserinde, Yunan halklarının birbiri ile savaşırlarken soykırım fiilini işlememeleri gerekir. Ancak, başka halklarla savaşırken soykırım yapabilirler, demiştir. Jean Paul Sartre soykırımın insanlık kadar eski olduğunu ifade etmiştir. Bu şekilde insanlıkla beraber var olagelen soykırımın kınanmaktan öte bir suç olarak değerlendirilmesi olayı 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleştirilmiştir. Savaşın denetlenmesi konusunda 1351 Fransa da 1385, 1468 ve 1471 yıllarında İngiltere’de fermanlar yayınlanmıştır ancak bu fermanlar hiçbir şekilde soykırımı uluslar arası bir suç haline sokamamıştır.

1648 Westfalya Anlaşmasından itibaren dini grupların haklarının korunması ve onlara belirli haklar verilmesi suretiyle soykırımın engellenmesi konusunda pozitif adımlar atılmıştır. 14.09.1929 da imzalanmış olan Edirne Anlaşmasının sonucunda Sırbistan ve Romanya Prensliklerindeki Hıristiyanların korunması amacıyla anlaşmaya hüküm konulmasını Osmanlı devleti kabul etmiştir. Yine 24.05.1915 Ermeni tehciri nedeni ile Fransa İngiltere ve Rusya ortak bildiri yayınlayarak Osmanlı devleti memurlarının yargılanmalarını talep etmişlerdir.  10.08.1920 de imzalanan Sevr anlaşmasına göre Türkiye’de kurulacak olan özel mahkemeye Türkiye hükümeti razı olmuştur. Bu şekilde gelişmekte olan soykırımın pozitif hukuk açısından suç olmasını içerecek çalışmaların önemli başlangıcı 1937 yılında milletler arası cemiyetin imzalamış olduğu uluslar arası ceza mahkemesinin kurulması anlaşması olmuştur.

Bugün yürürlükte olan soykırımın önlenmesi ile ilgili sözleşme 09.12.1948 de imzalanmış 12.01.1951 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu anlaşmayı ilk kabul eden devletler  arasındadır.

Bu kısa tarihçeden sonra konunun esasına gelecek olursak şu sorular akla gelmektedir.

  1. Soykırım suçu hangi suçları içermektedir.
  2. Soykırım suçunu işleyenin yargılanması ne şekilde olacaktır.
  3. Bu konuda yetkili mahkeme ve organlar nelerdir.

 

Soykırım sözleşmesinin ikinci maddesine göre: soykırım aşağıdaki suçları içermektedir; bu sözleşmede soykırım, ulusal, etnik ırksal yada dinsel bir grubun tümüyle yok edilmek amacıyla;

  1. Üyelerinin öldürülmesi
  2. Üyelerinin bedensel yada zihinsel olarak ciddi zarara uğraması
  3. Grubun tümüyle yada bir bölümü ile bedensel yıkıma uğratılması amacıyla tasarlanmış yaşam koşullarına bilerek sokulması
  4. Grup içinde doğumları önlemeyi amaçlayan önlemlerin alınması
  5. Çocukların bir başka gruba aktarılması eylemlerini içerir.

 

Soykırım sözleşmesinin üçüncü maddesine göre şu edimler cezalandırmayı gerektirir.

  1. Soykırım;
  2. Soykırım için gizlice anlaşma
  3. Soykırımın doğrudan veya açıkça kışkırtılması
  4. Soykırım girişimi
  5. Soykırıma katılma

 

bu sayılan suçlar ve eylemler 1948 de imzalanmış olan soykırım sözleşmesine göre yargılanmayı gerektirir suç olarak kabul edilmiştir.

 

Şimdi burada yine sormak durumda kalıyoruz, bu eylem ve suçlardan dolayı kim veya kimler yargılanacaktır. Eylemi yapan kişi veya kişiler mi ? Bu kişilere emir veren kişi veya kurumlar mı? veya bunların mensup olduğu devletin kendisi mi? Açıkça ifade etmek gerekir ki bu durumda cezalandırma eylemi kişisel olup hiçbir şekilde mensup oldukları devlete yönelik olarak kabul edilmemiştir. Sadece eyleme katılan kişi ve kurumların yargılanabileceği yoluna gidilmiştir.

 

            Yine sözleşmenin 6. maddesine göre, yargılanabilecek kişi veya kurumların yargılanabileceği mahkeme konusunda şu hüküm vaz edilmiştir. Ya suçun veya eylemin gerçekleştirildiği devletin yetkili milli mahkemeleri bu yargılamaya bakacaktır veya tarafların anlaşması ile kurulacak olan uluslar arası bir ceza mahkemesi bu yargılamayı yapabilecektir. Burada da önemli bir durum söz konusudur. Zira böyle bir ceza mahkemesinin oluşturulması için anlaşabilecek tarafların devlet niteliğini taşıması gerektiği gibi ayrıca bu mahkemenin kurulabilmesi birleşmiş milletler güvenlik konseyinin kararı ile olabilmektedir.

 

Veto yetkisine sahip bir üyenin mahkeme kuruluşunu veto etmesi durumunda böyle bir uluslar arası ceza mahkemesinin kurulması mümkün olmamaktadır. Takdir edeceğiniz gibi bu durumun bizim olayımızda yaratabileceği veya zorunlu olarak yaratacağı sorunlar aşılamaz bir şekilde açıkça ortada durmaktadır. Zira güvenlik konseyinde veto yetkisine sahip olan devletlerin başında Rusya gelmektedir.

 

            Yine sözleşmenin 9. maddesine bakacak olursak, her iki halde anlaşamayan taraflardan birisi uluslar arası adalet divanına başvurma hakkına sahiptir.

 

            Kısaca özetleyecek olursam, soykırım suçu öncelikle kişisel bir suç teşkil etmekte, Güvenlik Konseyinin onayını gerektirmekte, veto durumunda işlemez hale gelmektedir. Ceza hukuku açısından bunu yorumladığımız zaman şu durum ortaya çıkmaktadır, soykırım suçu sözleşmelerde yer almasına rağmen pozitif hukuk anlamında uluslar arası bir ceza normu şeklini almamıştır. Yine üzerinde durulması gereken önemli bir olay da soykırım suçunun yargılanması ile ilgili sözleşme hükümlerinin 2. dünya harbinden itibaren işlenen suçlara yönelik olduğu da karşımıza çıkmaktadır.

 

            Konumuz olan Kafkasya’dan sürgün veya zorunlu göçün soykırım olup olmadığı çok ciddi bir tartışmayı gerektirmektedir. Çarlık Rusya’nın Kafkas halklarına karşı orantısız güç kullandığı ve her türlü siyasi askeri ve ekonomik tedbirlere başvurarak uygulamış olduğu nüfus mühendisliği sonucu, halkı yurtlarından olma durumuyla karşı karşıya bırakmış olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Ne var ki yargılama hukuku bakımından olaya baktığımızdan karşı tarafın ileri sürebileceği ciddi itirazların varlığı gündeme gelecektir. Bu itirazları aşabilmek için her şeyden önce şu koşulları yaratabilmemiz zaruridir.

1. Bu olayı uluslar arası siyasi ve kültürel platformda kanıtlayabilecek şekilde savunabilecek bir örgütlenmeye ve bu örgütlenme içinde ciddi manada finansa ihtiyaç vardır.

2. Ermeni olayında açıkça gördüğümüz gibi soykırım suçunun kanıtlanabilmesi ve işlenebilmesi için soykırıma uğramış olan halkın diasporası ve devletiyle bütün halinde bu olaya sahip çıkması zorunludur. Bizim zorunlu göç veya sürgün olayımız için ana vatandakilerle böyle bir politik ve ekonomik birliği sağlama şansımız yok denecek kadar azdır. Kaldı ki bu konuda insanımızın yaklaşımı birbirinde çok farklı ve çelişkili bir durum arz etmektedir.

3.  Bugün görüldüğü gibi düşmanlığı esas alarak anayurtta olan veya anayurdun dışında bulunan marjinal kişi veya kuruşların uç bir politika ile soykırım olayın dile getirmeleri kanımca toplumumuza gerek diaspora için gerekse anayurttakiler için çok fayda getirmeyecektir. Bu nedenle her iki kısım içinde geçerli olabilecek objektif ve savunulabilir yöntemlerin ortak akılla oluşturulması ve uygulanması zorunluluğuna inanıyorum.

 

                     GÜNCEL SORUNLARIMIZ

 

Değerli dinleyiciler, gerek Kafkasya bölgesi ve gerekse yaşamakta olduğumuz ülkelerin içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi günümüzde ciddi sorunların yoğunlaştığı bölgelerdir. Tabir yerinde ise figüranların bazıları değişse bile tarih bütün gücüyle tekerrür etmektedir. Bu durumda, bu işe elli yıllık emeğini vermiş bir insan olarak toplumumuza bazı duygularımı iletmek istiyorum. İnternet olayının ne kadar uç ve disiplinsiz olduğu hatırlanırsa elbette ki birçok kimse bana hakarete varabilecek cevaplar verecektir. Bunlara da hazır olduğumu bildirmek istiyorum. Üzerinde durmak istediğim birkaç konu şunlardır;

  1. Abhazya Cumhuriyetinin statüsü ve sorunlarını lütfen tartışma konusu yapmayalım, bu cumhuriyeti bütün gücümüzle fikir ve gönül birliği içerisinde destekleyelim. Daha kuruluş aşamasını tamamlayamamış olan bir Cumhuriyeti neredeyse anarşiye varan özgürlükçü anlayış ve ifadelerle yıpratmaya kimsenin hakkı yoktur sanıyorum.
  2. Abhazya’nın somut geleceği yukarıda bahsettiğim olaylarla örülmüş olan bir bölgede bulunması nedeniyle çok riskli bir süreçten geçecektir. Tarafların bu süreci iyi anlamaları ve sağduyulu ve uzun soluklu politika üretmeleri gerekmektedir.
  3. Türkiye’de görülen bölünmüşlüklerin aşılabilmesi için ortak bir akıla bilgiye dayanan soğukkanlı bir değerlendirmeye muhtaç olduğumuzu unutmamız gerekmektedir. Yukarıda da belirttiğim gibi kişilerin bireysel duygularını tatmine yönelik olarak, sadece kendi doğrularına inanarak politika üretmeleri veya ürettiklerini zannetmeleri, bize hiçbir şekilde doğru olanı göstermeyecektir. Bunun çok dikkatle değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
  4. Sivil toplum kuruluşlarımıza katılan Abhaz Federasyonu, bugün hukuksal bir olgu, pozitif bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bununla ilgili tarafların bu federasyonu şu yada bu şekilde yıpratma çalışmalarına hakları ve yetkileri yoktur. Suni olarak sürdürülen düşmanca çatışmalar unutmayın ki gelecekte hem Abhazya ya hem de toplumumuza büyük zarar verecektir. Madem kuruldu, düşmanlıkla değil, dostluk duygularıyla değerlendirmemiz ve kardeşliğimizi bozmamamız gerekmektedir. Bunu hatırlatmayı da zorunlu buldum.
  5. 21 Mayısın anılması ve Kefken olayı ile ilgili olarak yaratılan suni görüş ve davranışlara son vermek zorundayız. Kefken bölgesine büyük ekseriyetle Abhazaların çıkmış olduğu ve o çevrede Abhaz köyleri kurulduğunu, 1964 den beri ilgilenenler yakından bilmektedir. Hatta oradaki mezarlığın yanılmıyorsam adı da ‘Abhaza Mezarlığı’dır. Bu gerçeği herkesin kabul etmesi gerekmektedir. Ne var ki Kefken zorunlu göçün bir imgesi olabiliyorsa bunu kolektif olarak anlayış birliği içerisinde yaşatmaya zorunluyuz.
  6. Bildiğiniz gibi Kafkasya’nın her bölgesinde çeşitli rekabet ve kışkırtmaların sonucu olarak terör olayları sık sık olmaktadır. Bu olaylarda bir tarafı tutarak uç politikalar veya düşünceler üretmek bize fayda getirmeyeceği gibi ana vatanda yaşayan soydaşlarımıza da fayda getirmeyecektir. Bölgesel politikaların toplumumuzca iyi değerlendirilerek birlikteliğin sağlanması ve korunması günümüz için bir zarurettir. Bu duygularla hepinizi saygıyla selamlarım….

 

 

 RAHMİ TUNA  21 MAYIS 2010



Bu yazı 762 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI